Beypazarı Şenliklerinde Bir Gün
Beş Şehir adlı eserin müellifi Ahmet Hamdi Tanpınar bir makalesinde, “Mazi bizi niçin bir kuyu gibi kendisine çekiyor” diye sorduğu soruya, maziye yeni bir ruhla eklenmedikçe bu mazi hasretinin daha uzun süre üzerimizde etkisinin devam edeceğini belirterek cevap vermeye çalışıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ı her okuyuşumda zihnimde farklı şimşekler çakıyor. Geçtiğimiz cumartesi sabahı da Tanpınar’ın ruhu yanımdaydı sanki. Modern yapılar/düşünceler/oluşumların gözümde iğreti durması Tanpınar’a biraz daha yaklaştırıyordu beni. (daha fazla…)

Tarih 24 Mayıs. Öğrencilikten kalma ekonomik alışkanlığım icabı, 15 saatlik uzun bir yolculuğu göze alarak çıktığım İstanbul yolculuğunu 2 saat rötarlı olarak noktaladım. Tren Haydarpaşa sınırlarına girdiğinde saat 12:00 olmak üzereydi. Bir kaç aydır İstanbul’a gelmişliğim yoktu. Dolayısıyla özlemiştim İstanbul’u. Taşına-toprağına yüzümü sürmesem de, boğazı hasretle izledim diyebilirim. Aslına bakarsanız, boğazdan ziyade beni heyecanlandıran başka bir etken vardı. Şöyle ki. Daha önce isimlerine aşina olduğum, yazılarını takip ettiğim bir çok büyüğümle ilk kez görüşecektim. 
Yürümeye devam edelim. Hayat ne kadar olanca hızıyla devam etse de, bir sürü sorun ve meşgale elleriyle yakamdan tutup kendileriyle konuşmaya ve ilgilenmeye beni ne kadar zorlasa da gece balkona çıkıp gözlerimi kapadığımda kendimi tekrar Mardin’in huzur ikliminde buluyorum. Ben oralardan ne kadar da uzak olsam ruhum, huzur bulduğu sokaklardan hala ayrılamadı. Belki ne kadar hengamenin içine dalsam ruhum o kadar buralardan gitmek istiyor.
Zinciriye Medresesine doğru giden merdivenleri çıkarken, yolların, taşların, evlerin ve gökyüzünün sesini duyabiliyordum artık. Şehirlerin gerçekten de sadece kendilerinin duyabilecekleri bir dili varmış. Bu sesi bizlerin de duyabilmesi için insanları susturup taşların kendi aralarındaki fısıltılarına dikkat kesilmek gerekiyor. Birbirlerine ne kadar da yaşlandıklarını, artık sessizlik ve huzur aradıklarını söylüyorlardı. Demin yanından geçtiğim duvar, yer yer çatlamış ve kırılmış kaldırımlara yıllarca ayakta durmaktan ne kadar yorulduğunu anlatıyor, bir ev diğerine artık içinde çocuk seslerinin duyulmadığını, pencerelerinden artık paspas silkelenmediğini söylüyor,
Cumhuriyet Meydanına tekrar geldiğimde ilk uğradığım yer Atatürk Heykeli’nin yanındaki Mardin Müzesi’ydi. Müze, Meryem Ana kilisesi ile bitişiktir. Tabelasında yazdığına göre önceleri Süryani Katolik Patrikhenisi imiş ama 1995 yılında Müzeye çevrilmiş. Üç katlı olmasına rağmen sergilenen çok fazla eser göremedim;ancak mimarisi ve işlemesi çok güzeldi.