Edebiyatın İslamcılaşmış Şekli mi?

İslamcılık üzerine yapılan çalışmaları yakından takip ederim. Kenan Çayır İslamcılık ve İslami Edebiyat üzerine bir çalışma yapmış. Öncelikle bu çalışma bilimsel bir çabanın ürünü olduğu için, emek sarfedildiği ve üzerinde kafa yorulduğu için tebrik edilmeye ve okunmaya değer bir çalışmadır. İslamcılar hala/henüz kendileri üzerinde çalışmalara başlamadığından, içeriden yapılan çalışmalarıda bir tür deşifre/ifşa/ispiyon olarak gördüklerinden ötekinin kendilerini anlama/yorumlama/kategorize etme çabalarını okumak zorundalar.Kitaba dönersek, kitabın başlığı içeriğin iki ana konuyu irdelemesi gerektiğini gösteriyor ancak Türkiyede İslamcılık kısmı kitapta adeta geçiştiriliyor ve sadece islami edebiyat olarak nitelendirilen kısma yoğunlaşılıyor.
Kitapta birden falza islamcılık tanımlaması yapılmış. Örneğin birinci tanım (s.5) “son yirmi beş yıllık zaman diliminde İslami aktörler tarafından sürekli ve yeniden yorumlanan bir sosyal ve siyasal pratik” iken hemen 6. sayfada İslamcılığı “islami aktörler tarafından hem özel hemde kamusal alanda düzenleme yapan bir inanç sistemi” olarak ele alır. İlk tanımda islamcılık son 25 yılla sınırlandırılırken ikinci tanımda ucu açık bir geçmişe gönderme vardır. Şimdi ne yapacağız, son 25 yılı İslamcılık olarak ele alıp Sait Halim Paşaları, Mehmet Akifleri, Abduhları, Afganileri, II. Abdülhamiti nereye yerleştireceğiz. Bence iki tanım kendi arasında çelişiktir.
“Kolektif ve epik islamcılık” tabirini kullanıyor. Nedir bu allah aşkına. Altı bomboş bir kavram, içine ne koyarsanız almaya hazır bir kategorizasyon cümlesi. Süreç içerisinde bakalım kimler nasıl dolduracak bu cümleyi.
İkinci olarak İslami çabaların bir ürünü olan romanları “hidayet romanları” olarak kategorize ederek onları basite indirgemişti. Bu romanların ortak özelliklerinide sayarken, adeta bir yeşilçam ironisi yaparcasına, zengin imanlı erkeklere bazende fakir imanlı erkeklere kızların aşık olmasını sonuçta da esas oğlan/kızın hidayete kavuşturulmasını gösterir. Romanlar içerik ve sonuçları itibariyle böyle olabilir ama kitapta örnek verdiği cumhuriyet devri romanların modernleştirici işlevlerindeki benzer öyküleri nasıl yorumlamalıyız. Sol/komünist bakış açışıyla yazılmış hiç bir romanda sınıf çatışmalarında burjuvanın galip geldiği görülmez, cumhuriyetin ilk yıllarındaki jakoben edebiyatta köylü hiç bir zaman ilerici değildir. “Ve Çeliğe Su Verildi” romanı çok mu anlamlıdır. Ya da Atilla İlhanın güzide tarihsel romanları çok mu yorum bilgisi kuvvetlidir. Tamam “hidayet romanları” olarak sınıflandırılan romanlarda konu, olay örgüsü, uslüp ve kahraman sorunları vardır ama bu sorunların diğerlerinin taşıdıklarından öyle farklı ve fazla bir eksiklik içermez.
Kitap, islami çevrelerin bir dönem edebiyata ne kadar olumsuz baktıklarını da anlatır. Örnek olarak Cemil Meriç’in roman “ifşa” dır deyişini örnek gösterir. Doğrudur bir dönem dindarlar edebiyata asla iyi yaklaşmadılar. Boş iş olarak gördüler. Kab b. Maliki örnek gösterdiler hemen. Şiirden kaçtılar. Şiiri ve sanatı sevmediler. Yazara katılıyorum bu bir tarihsel bir yanılsamaydı. Eksiklikti. Ve bu eksiklik genç kuşaklarca ciddi anlamda aşılmış durumda.
Hekimoğlu İsmail’in “Minyeli Abdullah’ı” 1968 de, Şule Yüksel Şenler’in “Huzur Sokağı” 1970 de, Mustafa Miyasoğlu’nun “Kaybolmuş Günler’i” 1975te, Ahmet Günbay Yıldız’ın ilk romanı “Yanık Buğdaylar” 1974 de yayınlanan ilk islamcı roman örnekleri olarak gösterilir. Tırnak içinde Hidayet romanlarını eleştirirken sayın yazarımız, bu romanların cumhuriyet romanlarını çok hafife aldığını anlamlarından çokça uzaklaşarak yorumladıklarının tespitini yapar ki bence de yerinde ve doğru bir tespittir ancak aynı hatayı kendisi de islamcıların yazdıkları romanlara mı yapmaktadır, tartışılır.
