Bir varmış bir yokmuş…
Sahip olduklarımızı anlamlı ve anlamsız olanlar olarak ikiye ayırabiliriz. Anlamlı olanların sayısı çoğu zaman anlamsız olanlardan daha azdır. Anlamsızları niye yanımızda taşıyoruz diye sorabiliriz. Çünkü bir şeyin anlamsız olması farklı faydalı olması daha farklı bir şeydir. Bu faydalı şeyler ise hayatın bize yüklediği rutinler ve zorunluluklardır aslında. Rutin hayat akışına daha uyumlu olmamızı sağlarlar. Aslında onlar hayatımızı üzerine inşa ettiğimiz temelin yanlarına küçük iplerle bağlı parçalar gibidirler. Temel yıkıldığında bu parçalar da kopar giderler.
Anlam, güneş doğmaya başladığında tabiattaki herşeyin görünmeye başlaması gibidir. Güneş ışıkları canlılara, toprağa, ağaçlara değdikçe hepsi yavaş yavaş görünmeye başlarlar. Hayatımızda sahip olduğumuz anlamlı değerler, kişiler de güneş gibidir. Onlar oldukça, onlar yaşadıkça hayatımız anlam kazanır. Anlamsız görünen diğer parçaların üzerine anlam ışığı düştükçe aydınlanmaya, parlamaya anlam kazanmaya başlarlar. Bu ışık ne kadar kuvvetli olursa hayatımızın parçaları o derece anlam kazanır, ruhumuzun en ucra köşesine kadar ilerleyerek en önemsiz parçalarına bile bir anlam katar.
Farkında olmasak bile bazen bu anlamı bir insan katar. Bu insan annendir, babandır, kardeşindir, eşindir, sevdiğindir. Onların yaydığı ışık, kattığı anlam ne kadar da fazladır. Bazen anlamı sahip olduğumuz değerler yaratır. Çoğu zaman ise asıl anlam sahip olduğumuz umudumuzdur, hayallerimizdir. Evet, aslında hayatımızı anlamlı kılan bir, iki veya üç şeydir. Sevdiğini kaybettiğinde, değerlerini yitirdiğinde ya da umudunu kaybettiğinde güneş batmaya başlar, hayatının toprağı, ağaçları, güzellikleri karanlıkta kaybolmaya başlar. Herşey anlamını yitirir, bir yüke, bir rutine dönüşür. Sonra sorgulamaya başlarsın, niye bütün bunları hayatımda tutayım diye?
Ve bütün bu anlamsız parçalardan kurtulmaya başlarsın. Güzel kıyafetler giymenin anlamı kalmamıştır, saçını düzeltmenin, ayakkabılarının tozunu silmenin, traş olmanın, makyaj yapmanın, işe vaktinde gelmenin, yemek yemenin, su içmenin, gülmenin, konuşmanın hiç bir şeyin anlamı kalmaz artık.
Ve hayatımıza anlam katanlar daima yitip gitmenin sınırında dururlar. An meselesidir onları kaybetmek. Kendine güvenme ne kadar da çok şeye sahibim, ne kadar da çok şey başardım diye. Anlamlı bir şeyini kaybetmekle hepsini bir anda kaybedebilirsin.
Yaşamak, yaşamaya devam etmek başlı başına bir anlam değildir. Öyle olsaydı bazı insanlar neden yaşamaktan vazgeçiyorlar?
Daha da zoru, yaşamak anlamını yitirdiğinde bile kendini yaşamaya zorlamaktır. İşte o zaman takvim yaprağı hangi günü gösteriyorsa o gün hayatın durur. Hayat akmaya devam eder ama sen geçmişte kalır, geçmişe saplanırsın. Hayat aktıkça seni aşındırır, seni eskitir…

Şubat 10th, 2010 at 19:48
kısaca depresyon deniliyor buna:)